QUOTE
"Hristiyanlara göre Tanri "keyfiyen" birsey yapamaz.Bu onun dogasina aykiridir.Yani islamiyetten farkli olarak Tanri'nin yapamayacaklari seyler vardir.Yalan söyleyememe,günahlari keyfi bir sekilde affedememe.gibi.
Böyle bir Tanrı anlayışı, Tanrı'dan bağımsız -dolayısıyla Tanrı yaratımı olmayan, Tanrı gibi ezeli ve ebedi- iyilik, kötülük ve adalet kavramlarını öngörür. Buna göre, adalet diye bir şey vardır, bu Tanrı'nın iradesinden bağımsızdır ve Tanrı buna uymakla yükümlüdür. Böyle bir Tanrı'nın mutlak anlamda
omnipotent olmadığı açık.
Her neyse, sorun bu değil. Sorun, hıristiyanlığın çarpık adalet anlayışı ve bu çarpıklığa inanılması, dahası olağanüstü bir mucize gibi yutturulmak istenmesi.
Hıristiyanlık, insanın doğası itibarıyla kötü olduğunu, ağzıyla kuş tutsa iyi olamayacağını öne sürer. Kötülüğün insanın özünde olduğunu, bunun da ilk günahtan kaynaklandığını savunur. Bütün bu palavralar, kötü olan insanın güya Tanrı'nın sonsuz merhameti uyarınca kurtuluşu ama sonsuz adaleti uyarınca da kötülüklerin karşılıksız kalmaması dolayısıyla kendi özünden oğlunu kurban etmesi ve kurtuluş için buna inanılması gerektiğini kitlelere yutturmak için uydurulmuştur.
Bir kere insan eğer özü itibarıyla kötüyse, bu kötülüğün sorumlusu dünyaya gelişinde hiçbir sorumluluğu olmayan, böyle yaratılmayı seçmeyen insan değil, onu yaratandır. İnsan eğer gerçekten hıristiyanlığın iddia ettiği gibi kötüyse, kötülük kendisinden değil, onu yarattığı iddia edilen Tanrı'dan kaynaklanmaktadır. Bu apaçık olgu el çabukluğuyla es geçilip, kötülük bir anda insana yüklenmektedir.
Asıl çarpıklık, adalet anlayışında. Allah adil olduğu için, kötülüklerin cezasını vermek zorundaymış, bunu hakkıyla yerine getirdiğinde ise insan gün yüzü görmezmiş.. Bu tam anlamıyla, kötülüğün kötülükle dengelenebileceğini sanan, kötülüğün karşılığını yine kötülük olarak gören intikamcı ve ilkel bir adalet anlayışıdır. Sen benim kolumu kestin, ben de senin kolunu keseyim, ödeşelim.. Ne oldu, kesilen kol yerine mi geldi? Sen benim canımı yaktın, ben de senin canını yakayım.. Senin canın yanmamış mı oldu böylelikle? Kötülüğün karşılığını kötülük olarak gören bir zihniyet, aciz ve ilkel bir zihniyettir. İnsanlar kendi yaşamlarında böyle düşünebilir, böyle yapabilir zaman zaman. Ama kötüye karşılık kötülük yapmak sonsuz kudret sahibi bir varlığa yakışır mı? Üstelik insanlar bile artık bu çarpık adalet anlayışını bir tarafa bıraktılar. Artık cezalandırma çağdaş hukukta öç alma değil, caydırma ve islah etme amacıyla yapılıyor.
Daha da çarpık olanı, birisinin günahının suçunu öbürü çektiğinde kötülüğün karşılığının verildiği sanısı. Günümüzde böyle bir saçmalığa inanılabilir mi? Bu da kefaretçi, diyetçi ilkel adalet anlayışının yansıması. Çağdaş hukukun en temel ilkesi, suç ve cezanın kişiselliğidir. Ali'nin suçunun cezası Veli'ye verilemez. Bu konuda her koyun kendi bacağından asılır diyen İslam, hıristiyanlıktan bin kat daha ileridir..
Bir de bunu desteklemek için saçma sapan, iler tutar yanı olmayan, neresinden tutarsan elinde kalan aptalca bir örnek verilmiş. Hakim kızını yargılarken suçunu cezasız bırakamazmış, para cezası verirmiş ama ona karşı merhametinden dolayı da cezayı kendi ödermiş.. Bir kere çağdaş hukukta hiçbir hakim yakınının davasına bakmaz. Böyle bir şey olduysa bile bu davaya başka bir hakim bakar. Bir de olay çarpıtılıp, para cezası öne çıkarılmış.. Suçu işle, parasını öde öyle mi?! Şımarık kızın da babasının parasıyla kurtulsun. Ne güzel, hem adalet yerine geldi, hem de zavallı kızcağız incinmedi, öyle mi!.. Bu kadar cehalet anca tahsille mümkün olur diye bir söz var. Bu kadar çarpık vicdan da herhalde anca imanla mümkün oluyor!.. Peki ya para cezası değil de hapis ya da idam cezası söz konusu olsaydı? Kanlı bir katil yerine annesi idam edilince adalet yerine mi gelirdi? Amaç ne? Bağcı mı dövmek, üzüm mü yemek. Herhangi birinin kanı dökülünce adalet yerine mi gelecek?
Peki Tanrı'nın merhametinden yararlanmak için tüm bu deli zırvalarına inanma zorunluluğuna ne demeli? Neden Tanrı'nın merhameti sadece inananlara oluyor? Bu saçmalığa inanınca ne değişiyor? Tanrı gerçekten merhametli ise ve zaten insanın kötülüğünün karşılığı bedenlenen sözünün kurban edilmesi ile verilmişse buna inanmayanlar ayrıca neden cezalandırılıyor? Ben inanınca kötülüklerimin karşılığı iki bin yıl önce verilmiş olduğu için bundan ötürü cezalandırılmayacaksam, imnanmayınca neden cezalandırılıyorum? Benim kötülüğümün cezası çekilmiş ve böylece ilahi adalet yerine zaten gelmişse bir de neden ayrıca ben ceza görüyorum? Çifte cezalandırma değil mi bu? Hani adalet, hani merhamet?
Tabi kazın ayağı öyle değil.
Bu palavralara inanma zorunluluğu, hristiyanlığın üreme organıdır. Hıristiyanlık ilahi adalet ve merhametle ilgili kendi tezini öne sürmekle yetinseydi, insanlar muhtemelen gülüp geçerlerdi. İnanan inanırdı, inanmayan da eyvallahını çekerdi. Ama öyle olmuyor. Bu sonsuz adaletten yararlanmak karşılıksız olmuyor. İnanacaksın, iman edeceksin, vaftiz edileceksin, İsa'nın etini yiyip, kanını içeceksin, ayinlere katılacaksın, cemaatin parçası olacaksın, papaza tabi olacaksın, ağzından çıkan her abuk subukluğa tereddütsüz katılacaksın, katoliksen papanın otoritesini Tanrı'nın otoritesi sayacaksın, onun kutsadığına itaat edeceksin, savaşmaya, kan dökmeye çağırdığında gideceksin, elindekini avucundakini kiliseye vereceksin, misyonerlik yapacaksın, bu zırvalıkların yayılmasına hizmet edeceksin... Hani Tanrı merhametliydi, sevgisi karşılıksızdı? Ne gerek var o zaman bu kadar yükümlülüğe? Ama dediğimiz gibi kazın ayağı öyle değil. Bu yükümlülükler olmasaydı hıristiyanlık yayılabilir miydi? İşte onun için diyoruz bunlar hıristiyanlığın üreme organı diye.
Teşekkürler, biz almayalım kalsın!.. Oğlunu kurban eden Tanrı'nızın merhameti de sevgisi de kendinin olsun. Haçlarınızı, putlarınızı, deli zırvası kutsal kitaplarınızı, meryem heykellerinizi, ikonalarınızı, ekmeğinizi, şarabınızı, asanızı da alın ne yaparsanız yapın!